Her ne kadar Akdeniz insanı olarak, sıcak kanlı, hareketli, çabuk sinirlenen bir yapıya sahip olsak da, çabuk yumuşayan, sevecen ve paylaşımcı bir yönümüzün de olduğu söylenir.
Akdeniz coğrafyasında, ada kültürü diğerlerine göre daha farklıdır. Ada kültürüne sahip yöre insanları malesef biraz egosuna düşkün, kendini farklı gören ama hep haklı olan, eleştirel bir davranışa sahiptir.
Ancak, Kıbrıs Türk Halkının, özellikle bir önceki jenerasyonunun kavgacı, sorun çıkaran değil, uzlaşıya açık, paylaşımcı bir yapısı vardır. Fakat ne yazık ki bu uzlaşı kültürü yerini artık, kavgacı, sorun çıkaran, sorun yaratan, bir kültür yapısına bırakmış görünüyor.
Eskilerin bir sözü vardır; “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi bir başkasına yapma” der eskiler, daha doğrusu atasözü olmuş bir deyimdir bu.
Her şeyde, ister stadyumlarda, ister televizyonun karşısında maç seyrederken kendimizi kaybeder, rakip futbolculara veya istemediğimiz kararları veren maçın hakemine ağıza alınmadık ölçüde hakaret ve küfürleri ederiz. İşi daha da ileriye götürüp, elimizde ne varsa stada fırlatırız.
Bir fikir beyanı sonrasında tartışırken bunu daha düzeyli ve medeni tarzda kelimelerle değil, argonun çok ötesinde küfürlerle besleriz, sanki bizi daha üstün gösterecekmiş gibi.
Aslında, ağızdan çıkan herhangi bir sözün asla telafisi yoktur. Bu tahtaya yazılan bir yazı değil ki, istediğinde silesin. Önemli olan sonradan pişman olacağımız bir sözün ağızdan hiç çıkmamasıdır.
Özellikle sosyal medya, fikirlerin medeni bir şekilde çarpışacağı bir mecra yerine, adeta sosyal arenaya dönüşmüş durumda. Çoğu kavga ve sert tartışmalar önce sosyal medya platformlarında alevleniyor ve sert tartışmalara dönüşüyor.
Bu dünyada hiç bir şey kendi kendine, durup dururken gerçekleşmez. Rüzgarın bile bir oluşma sebebi vardır.
Tartışmalara çok net bir örnek verecek olursak; Bir odanın ortasına bir mum yakın, rüzgar veya esinti olmazsa mum bundan etkilenmez, yanmaya devam eder. Sonra odanın bir tarafından pencere açın, oradan gelen rüzgar veya esinti, mumu etkiler ama söndürecek bir kuvvete sahip olamaz, mum yine yanmaya devam eder. Ancak, odanın bir diğer yerinden de bir pencere açın, işte o zaman kıyamet kopar. Diğer pencereden giren hava, sonradan açılan pencereden çıkmak isteyince, oda içinde oluşan sert sirkülasyon odanın ortasında yanmakta olan mumu söndürür.
Bu da bize hiç bir şeyin ama hiç bir şeyin tek taraflı olduğunu kanıtlamaz. Etki varsa tepki de olacaktır, bu da çok doğaldır.
Bu kadar açıklama yeter sanırım, gelelim siyasete, daha doğrusu günümüz siyasetine.
Özellikle son günlerde siyasette yaşananlar, vatandaşın aklını karıştırıyor.
Siyasetin sorun çözme sanatı olduğu bilinen bir gerçekken ne yazık ki günümüzde sorun çıkarma sanatı, kavga etme sanatı olduğu ortaya çıkıyor.
Halk kendini temsil edecek kişileri, sandık önüne geldiğinde seçerek, halkın temsiliyeti olan meclise gönderiyor. Orada halkın yararına, halkın yaşamını kolaylaştıracak veya toplum içinde hiyerarşiyi sağlayacak yasalar (Yasama-Yürütme-Yargı) bu çerçeve içinde döndürecek bir pozisyona sokularak işlev kazandırılıyor.
Evet, mecliste doğal olarak tartışmalar olacak, bu belli bir sertliğe de ulaşabilir ancak bunun fiziksel sertliğe dönüşmesi asla kabul edilemez. Orada fikirler çarpışacak, yumruklar değil. Ancak bu aşamada hiç bir şey tek taraflı olmadığı gibi, tartışmayı alevlendirecek, kişisel onura dokunacak hakaret tarzı sözlerden de kaçınmalı. Zira söylenecek ve insan onuruna dokunacak bir kelime bile, tartışmayı kavgaya dönüştürebilir.
Son olarak mecliste yaşanan tartışma neydi !
İktidar partisinin, yargı reformu konusunda Mayıs ayında referanduma gidilmesi hakkındaki girişimi ana muhalefeti adeta çıldırttı. Vay bize mi sordunuz, vay biz erken seçim beklerken, siz nasıl referanduma gidersiniz ! Hadi gidin de görelim, 34 sayısını nasıl bulacaksınız !
Oysa, yıllardan beri toplumun ihtiyacı olan, adli konularda yargıyı rahatlatacak olan düzenlemelerin yapılması, iktidarın değil yargının menfaatine olan bir olaydır. Bunu dahi göz ardı eden ama muhalefet ortalığı ayağa kaldırdı.
Bundan bir süre önce Başbakan Ünal Üstel’in söylediği bir sözü çarpıtarak dezenforme eden muhalefet vekilleri, “Başbakan nasıl yargıya talimat verir” diyerek algı operasyonu başlattılar. Aslında Başbakan o sözü, ülkede asayişin sağlanması bakımından polise hitaben yapmıştı. Onun da esas nedeni, “hiç bir olay karşısında kimse kayırılmayacak, suçu olan varsa yasalar ve kanun önünde hesap verecek” anlamında söylenmişti.
Ana muhalefet tam da bu anlamda eleştiri yaparken, önceki gün mecliste, oturduğu sıradan, hatta kürsüye çıkmadan laf atan CTP Girne Milletvekili Ongun Talat şöyle seslendi, bu iktidarın yapmak istediği “yargı reformu” konusunda ; “Yargıyı uyarıyorum” dedi.
Ben de buradan gazeteci olarak soruyorum, Ongun Talat bir milletvekili, “sen kim oluyorsun da yargıyı uyarıyorsun!” Bir milletvekilinin yargıyı uyarma hakkı var mı!
Yok elbette.
Yine başa dönerek söylemek istediğimi, tekrar ediyorum, uzlaşı kültürümüze ne oldu!
Yapılmak istenen, referanduma götürülmek istenen “Yargı Reformu” yargı mensupları tarafından dizayn edilmiş, halkın, vatandaşın, yargı mensuplarının lehine olacak, yargı konusunda yaşamı daha da kolaylaştıracak, güncelliğini zamana göre kaybetmiş yasaları günümüz koşullarına uyarlayacak bir çalışmadır. Bunun engellenerek, iktidara ders verme gibi bir lüksü olamaz.
Zaman kaybetmeden ana muhalefet aklını başına almalı, iktidarla uzlaşı içinde olmalı, bu yargı referandumunu, erken seçim hezeyanına kurban etmemelidir…